Il semble au premier abord que la specificité de la philosophie du management soit surtoit de ne pas se preoccuper de philosophie”

                                                                                                                                                                     Jack Ardoino

* İlk bakışta göze çarpan yönetim felsefesi denen şeyin temel özelliği, felsefeyle bir ilgisi olmamaktır.

İş dünyasında profesyonellerin kullandığı havalı ifadelerden biri de yönetim felsefesidir. Şirketler her fırsatta  yönetim felsefelerini özetlerken, tepe yöneticiler yönetim felsefelerini birkaç cümle ile ifade ederek fark yaratmaya çalışırlar. Eğitim ve danışmanlık firmaları ise yönetim felsefeleri formüle etmek ve onları satmak için birbirleri ile yarışırlar.  Ancak bu iddialı jargonların ardına baktığınızda ya da aktörlerin pratiklerini incelediğinizde  çoğu zaman bırakın felsefeyi  bir vizyon bile denilemeyecek tutarsızlıklar ve şartlara göre koşullanmış bir uyanıklığın reklam becerilerinden öteye gitmeyen manevralarından başka bir şey bulunmaz. Henry Hartung’un değişiyle “ bir şirket tepe yöneticisinin bir felsefesi olmaması ağır bir eksiklik değildir. Ağır değildir çünkü işletme amaçları için ciddi bir mesele değildir. Ancak asıl önemli olan gerçek felsefesinin ne olduğuna dair derin bir cehalete sahip olmaları ,yani bir felsefeye sahip olduklarını sanmalarıdır.

Felsefe eski Yunanca kelime anlamıyla  φῐλόσοφος (philósophos, “bilgiyi sevmek +‎ -ῐ́ᾱ (-íā), φῐ́λος (phílos, “sevgi ”) +‎ σοφός (sophós, “bilgelik kelimelerinden türetilmiş “bilgelik sevgisi” demektir. Bilgeliği severiz yani felsefeye ihtiyaç duyarız çünkü bilgelik bize :

1-Kendimizi

2-Evreni

3-Varoluş amacımızı  tanımamamızı sağlayarak kendimizi gerçekleştirmemizi , yani daha doğru, dolu ve anlamlı bir hayata sahip olmamızı, kendi özümüzle çelişmeden tatminkar bir varoluşa ulaşmamızı sağlar.

İnsanın yeryüzündeki aktivitesinin büyük ve en önemli kısmını oluşturan iş, çalışma eylemi ve meslek sahibi olma etkinliği kendi doğasına uygun hareket etmek ve kendini gerçekleştirmek boyutunda felsefe ile kesişir. Felsefenin ilk etkinliği kendini tanımakdır. Klasik Yunan’da ki Gnoi Seauthon -γνῶθι σεαυτόν-kendini bil  öğüdü doğru eylem, doğru davranış ve doğru yöneliş için kişinin kendini tanımasını öğütler.  İkinci adım dünyayı, evreni ve bizim dışımızda olanı bilmektir. Bu bize doğru eylem ve doğru yönelim imkanı sağlayacaktır. Son olarak kendini tanıyan ve evreni tanıyan insan bu hayat serüveninde kendini özelliklerine ve çevresine göre bir varoluşa kalibre eder ki bu onun varoluş amacıdır. Bütün bunlar kişiyi kendi olmaya, kendini tamamlamaya ve nihai olarak gönenç, refah ve mutluluğa eriştirecektir. Felsefenin kurduğu anlam hiyerarşisinde öncelik kendini ve evreni tanımak yani doğru olanı bilmektir. Eylem ve etkinlik bu doğrulara uygun olarak kendini gerçekleştirme amacı taşır ve sonra gelir.

İş hayatı ile felsefenin çeliştiği  nokta burada başlar. Kapitalist İş evreninde  eylem önce gelir. Kar etmek ve kazanmak için eyleme geçersiniz. Bu eylemde  “anlam : kar etmek, para kazanmaktır” Bu amaca ulaşmak için kendiniz de dahil olmak üzere evren (dünya) araçsallaştırılır. İnsan kendisine de çevresine de doğru olanı bulmak için değil kazanç sağlama arzusunu yerine getirmek için ondan azami ölçüde istifade etmek üzere bakar.  Geleneksel felsefenin ve modern kapitalist iş etkinliğinin bu iki farklı erekselliği iki farklı dünya kurgular. Bilgelik sevgisi olan felsefenin dünyasında “iş ve çalışma” kendini gerçekleştirmenin ve kendin olmanın bir yolu iken modern kapitalist iş etkinliğinde kazanca, güce ve başarıya götüren yoldur. Geleneksel felsefenin dünyasında kişi evren ve kendi ile uyumlu bir şekilde kendini gerçekleştiriyorsa hedefine ulaşmış yani başarılı sayılıyorken, modern kapitalist etkinlikte kazanç sağlamak ve maddi zenginlik başarı için yeterli bir ölçüttür. Philo-sophia dünyasında çalışmak bir etkinliktir ve eyleme başlamaktan onu tamamlayana kadar olan sürecin her tarafına eşit olarak yayılmış bir uyum ve kişiliğin kendi ile bütünlüğünü içerir. Buna karşı kapitalist çalışma anlayışında eylem ve süreçten çok “para ve kar” ile ifade edilen sonuç daha önemlidir ve vurgu ister istemez başarının üzerindedir.

Kendindeki ve kendi dışındaki evrensel değerlere göre kendini gerçekleştirme hedefinde olan felsefi anlamdaki etkinlik bir “mutlak ve aşkın gerçek” (absolut)  kabulüne sahiptir ve kendini ona referansla tanımlar. Yani objektifdir. Buna karşı kapitalist etkinlik bireysel arzu ve istekleri, kazanma ve başarma hırsını temel alır. Kendi arzusunu gerçekleştirmekten başka bir referansı yoktur. Yani referans etkinlik sahibi bireydir bu anlamda sübjektiftir. Felsefi etkinlik insanın dünyaya ve kendine dair olan bilgisini onlarla doğru eyleme geçmek için bir imkan olarak tanımlarken kapitalist etkinlikte dünya da insanın kendisi de onlara dair bilgi de araçsaldır ve sübjektif olarak tanımladığımız başarı ve kazanç amacına hizmet eder.

Kapitalist etkinlik bireysel bir girişim olmaktan çıkıp özellikle modern dönemde bir yönetim etkinliğine dönüşünce ve mevzu bahis olan milyonlarca insanın bir sistem içinde yönetilmesi olunca konu felsefi bir farklılık ve tartışma olmaktan çıkıp tarihsel ve sosyal bir boyut kazanır. Çünkü bireysel olarak hayatlarının anlamını keşfetmek ve kendilerini gerçekleştirmek zorunda olan her bir birey kazanç odaklı sübjektif bir girişim eyleminin devasa ölçekte  “metalaştırmış” -araçlaştırılmış  öğelerine dönüşürler. Bu durum “yabancılaşmayı” ve varoluş krizini modern toplumda ortaya çıkartan şeylerdir. Çünkü kendini gerçekleştirmeye çalışan birey başka bir bireyin sübjektif girişimi içinde onun amacına hizmet ederek hayatının büyük bir kısmını geçirmek zorundadır. Böylece birey kendisi ve başkası için seferber ettiği diğer kendisi arasında parçalanır. Yani hayatının bir kısmında varolmakta, ama büyük kısmında başkası için var olmaktadır.  Bu noktada bireyi “nesneleştiren” yani onu kar ve fayda hedefi için bir “üretim faktörüne” indiren sübjektif girişimin bir şahıs mı ya da bir devlet ya da tüzel kişi mi olduğunun çok önemi yoktur. Bireysel varoluşun bu bölünmüşlüğü kişiyi kendini tamamlamak ve donatmak için bir arayışa iter. Temelde kapitalist tüketim kültürünün doğuşu, parçalı ve eksik varoluşların kendini tamamlama arzusu olarak da okunabilir. İşlerin geldiği bu noktada problemleri yönetmek için politika, kültür ve bilim üretimi devreye girer. Ancak bu araçların çözümü sağlayıp sağlamayacaklarını belirleyecek olan eylemin referans noktasıdır. Yani mutlak ve aşkın gerçekler mi yoksa en güçlülerin sübjektif iradeleri mi referans alınacaktır. Modern liberal devlet burada bir aracı olarak ortaya çıkarak sistemin devamı yani bugünkü popüler deyişle “sürdürülebilirlik” için devreye girer ve kazanç odaklı sübjektif iradenin  bir nesne ( meta) olarak insanı ve doğayı ( evren) sınırsızca kullanmasına hukuksal düzenlemeler ve kamu gücü yoluyla engel olur. Günümüzde artık liberal devletin küresel ölçekli, kazanç ve başarı odaklı büyük ( sübjektif) sermaye grupları karşısında bir gücü kalmadığından bu düzenlemelerin küresel ölçekte -devletler üstü- yapılması zorunluluğu doğmuştur. Bilim ve kültür üretimi de kendisini besleyen kaynaklar piyasa kökenli olduğu için hakim söylem üretimi yoluyla bu sosyal ve varoluşsal asimetrinin sevimli ve sürdürülebilir olması için çalışır.

Kapitalist etkinliğin bir yönetim etkinliğine dönüşmesi ve küresel ölçekte kaynak kullanımı yoluyla dünyayı (evreni) etkilemesi problemin bir diğer boyutudur. Subjektif bir irade kendi başarı ve kazanç amacıyla herkese ait olan kaynakları kullanmakta ve dünyayı metalaştırmaktadır. Yani herkese ait olan bir kişinin arzuları için metalaşmakta ve kullanılmaktadır. Bu süreç önce yaşadığımız çevreyi, sonra ulusu nihayet dünyayı tehdit eder hale gelmiş ve kaynakların nasıl daha etkin, adil ve sürdürülebilir kullanılacağı küresel ölçekte tartışılır hale gelmiştir.

Bahsettiğimiz kar ve başarı odaklı sübjektif iradenin birey, toplum ve doğa karşısında yıkıcı tasarruflarının önüne geçmekle ilgilenen modern kavramın adı “ etiktir” . Modern etik dünyada liberalizmden sonra yükselmiş ve kapitalizmi ortaya çıkarak bireysel kar ve kazanç odaklı sübjektif iradenin sınırlarını çizmesi gereken mutlak ve evrensel değerler arayışıyla kendini tanımlamıştır. Etiğin arayışı bu noktada geleneksel felsefenin soruları ve cevapları ile kesişir. Ancak bireysel arzu ve yönelişlerin yani sübjektifliğin  tek objektivite (mutlaklık) olduğu bir çağda etik hiçbir zaman için kendinde mutlak ve evrensel değerler tanımlama cesaretini bulamayacak bu nedenle de başarısız olacaktır.

Eğer otantik anlamıyla bir yönetim felsefesinden söz edilecekse bu öncelikle koşulsuzca kazanç ve kar olarak tanımlanan bireysel girişimin amacının sorgulanmasıyla başlamalıdır. İnsanın devletten sonra yarattığı en karmaşık sosyal organizasyon olan “iş kurumlarının” amacı  doğa ve insan göz önüne alınarak yeniden değerlendirilebilir.

Girişim, evrensel düzenin yani doğanın akışına zarar vermemeli, doğadan aldığından daha fazla verebilir olmalıdır.  Kapsadığı insanları eksilten değil onların anlam arayışlarını tamamlayan ve onları çoğaltan bir yapıda olmalıdır. Doğayı eksiltmeden üretim ve çalışma küresel bir sistem değişikliği gerektirir. Bugün kitlesel üretim ve tüketim doğal kaynakların hoyratça kullanımı ve çevresel problemlerin baş nedenidir. Üretim ve tüketimin seyreltilmesi ekonomik bir “küçülme” olmaksızın mümkün görünmüyor. Ekonomik küçülme insanların daha az kazanması ve tüketmesi ile mümkün olur ki zihnimizi “tüketim toplumu” alışkanlıklarından kurtarmamız gerekiyor. Doğayı tüketmemek ona kendini yenilemekte yardım etmekle mümkün olabilir. Ekonomik küçülme tüm küresel aktörlerin bir araya gelerek karar verebilecekleri bir dönüşüm. İnsanı eksiltmemek ise öncelikle daha adil bir bölüşümle ilgili. Toplumdaki gelir uçurumunu körükleyen değil azaltan bir kazanç ve dağıtım sistemi oluşturulmalı. Bu ücret politikalarından devletlerin vergi düzenlemelerine ve kamusal hizmetlerin yeniden keşfine kadar bir çok boyut barındırıyor. Çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesi, kişilere kendilerini gerçekleştirebilecekleri bir zaman tanımak için daha kısa çalışma saatleri olası çözümler olabilir. Bugün haftada 40- 45 saat çalışan bir kişinin kendini gerçekleştirebileceğini nasıl varsayabiliriz ? O hayatının büyük bölümünü “ para kazanmak” için seferber ediyor. Yani hayatını kazanmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için yapması gereken bir aktivite onda hayatın kendisine dönüşmüş durumda. Bunların yanında çalışmanın insanı zenginleştirmesi sadece parasal bir boyut ifade etmez. Yapılan işin bir tatmin, tecrübe ve bilgiye dönüşebilmesi de önemlidir.  Ayrıca kurumlar emeklerinden istifade ettikleri çalışanlarına sundukları eğitim ve gelişim parkurlarıyla onların meta olarak kullanılan zaman ve emeklerini bilgi ve gelişimle telafi ederek onları eksilmekten kurtarabilir. Aksi halde zamanını, hatta hayatını satın aldığınız birine verdiğiniz para onun hayatının karşılığı asla olamayacağı için toplumsal olarak fakirleşiriz ve niteliksizleşiriz ki günümüzde modern yığınların en büyük problemi buymuş gibi görünüyor ve bu toplumsal eksilme güçlü, zengin ve kültürlüleri de aşağıya doğru çekiyor. İnsanı bir araç ve meta olarak gören paradigma insanın amaç ve onun gelişimini merkeze alan bir bakış açısı ile değiştirilmeli. Doğayı hammadde ve yayılım alanı olarak gören bakış açısı onun bizi bütünleyen ve sağaltan bir varoluş olduğu inanç ve pratiğine dönüşmeli.

Sonuç olarak şirketlerin ve onların yönetim felsefelerinden söz edebilmek için onların yönetsel etkinliklerinin insana, doğaya ve şirketin misyonuna dair evrensel değerler içermesi gerekiyor. Yoksa daha çok kazanmak için yapılan kurnazlıklar, insanları ve yasaları atlatmak, rakiplerini her ne pahasına olursa olsun yenmek, topluma, insana ve doğaya rağmen sürekli  kazanmak çabaları yönetim felsefesi kılıfıyla örtülemeyecek kadar bilgiden, bilgelikten ve felsefeden uzak bencil bir içgüdünün ( Treiben) yıkıcı görünümleridir.

Kaynakça

Hartung,Henri,Ces princes du management,1970,Fayard